|
|
Konuksever Moderatör
Tavsiye Elemanı

Mesajlar: 25320
|
Merhaba ziyaretçi.Sitemizin diğer bölümlerinde bulunan program, msn, sohbet, resim, video vs. arşivi için üye olmanızı öneririm.Binlerce üye ile sohbetde cabası..
Anahtar Kelimeler: İnanca Tuzak Kuran Sorular oyunları, İnanca Tuzak Kuran Sorular programı, İnanca Tuzak Kuran Sorular oyunu indir, İnanca Tuzak Kuran Sorular program yükle, İnanca Tuzak Kuran Sorular download, İnanca Tuzak Kuran Sorular hikayeleri, İnanca Tuzak Kuran Sorular resimleri, İnanca Tuzak Kuran Sorular haber, İnanca Tuzak Kuran Sorular yükle,
İnanca Tuzak Kuran Sorular videosu, İnanca Tuzak Kuran Sorular msn eklentisi, şarkı sözleri
|
|
|
Logged
|
|
|
| Nisan 02, 2007, 08:24:32 ÖS |
|
|
 |
« Yanıtla #16 : Nisan 02, 2007, 08:24:32 ÖS » |
|
Ben ölümden korkmuyorumda ölümün acısından korkuyorum.sevaplarımla-günahlarımla Yaradanıma kavuşmak arzum.Onun affediciliği sınırsız dilediğine.İnneddine indallahil İslam.
|
|
|
|
|
Logged
|
Üye olmadığınızdan ötürü linkler gözükmüyor, değilmi ? Linkleri görmek ve bu sitede anti-sömürge sistemi olduğunu bilip , banlanmıcam diyorsanız Kayıt Olunuz yada bizdenseniz Giriş Yapınız -Üye olmadığınızdan ötürü linkler gözükmüyor, değilmi ? Linkleri görmek ve bu sitede anti-sömürge sistemi olduğunu bilip , banlanmıcam diyorsanız Kayıt Olunuz yada bizdenseniz Giriş Yapınız
|
|
|
| Nisan 07, 2007, 03:28:52 ÖS |
|
|
 |
« Yanıtla #17 : Nisan 07, 2007, 03:28:52 ÖS » |
|
Bir bayan olarak bağlama (veya herhangi bir müzik âleti) çalmanın dinimizce hükmü nedir? Caiz midir? “Şimdiki müzik âletleri ile ilâhî, şarkı, türkü ve ezgi dinlemek câiz midir? Câizse ölçüsü ne olmalıdır? Çalgı âletini yasaklayan hadislerin olduğu söyleniyor. Böyle hadis var mıdır? Varsa nasıl anlayacağız? Radyoda kadın sesinden müzik dinlemenin hükmü nedir?”
Ne Kur’ân âyetleri içerisinde, ne de sahîh hadîs-i şerifler arasında; ne âletli, ne de âletsiz salt mânâda “mû*********î”yi yasaklayan bir habere, bir hükme rastlanmaz. Dînimizde haramlar açık bir dil ile, net bir şekilde hep beyan edilmiştir. Çalgılı veya çalgısız söylenen mû*********î yeni bir icat da değildir. Kur’ân âyetleri indiği günlerde mû*********î çalınıp söyleniyordu. Her şeyden önce, yalın ve katıksız olarak eğlence, şarkı, türkü ve oyunlar, içlerinde haram unsur olmamak şartıyla mubahtırlar. Konu ile ilgili olarak doğrudan vahiy metinlerine başvuralım. Konuyla ilgili rivâyetler ne diyor; bakalım. Daha sonra muteber İslâm âlimlerinin yorumlarına geçelim.
1- Hz. Aişe (ra) bir bayram günü ile ilgili bir hatırasını şöyle anlatıyor: “Yanımda iki genç kız def çalıp Buas Harbi üzerine düzülmüş hamâsî türküler söylerken Resûlullah Efendimiz (asm) içeri girdi. Yatağın üzerine sırtüstü uzanarak yüzünü örttü. Az sonra babam Ebû Bekir (ra) girdi. Türkü okuyan kız çocuklarını görünce: ‘Resûlullah’ın (asm) huzurunda şeytan sazı ha!’ diye bana kızdı ve kızları azarladı. Ancak, Resûlullah (asm) karşı koyarak: ‘Ey Ebû Bekir, bırak onları; söylesinler, her milletin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır’ buyurdu. Onlar sohbete dalıp, ilgileri kesilince ben kızlara göz ettim, hemen sıvışıp çıktılar.”( - Buharî, II, 3; Müslim, II, 605; Nesaî, III, 59)
2- Hz. Âişe (ra) Medineli bir yakınını evlendiriyor. Düğün yerine gelen Peygamber Efendimiz (asm): “Kızı gelin ettiniz mi?” diye sorar. “Evet” derler. Peygamber Efendimiz (asm): “Kızla birlikte türkü söyleyecek birini de gönderdiniz mi?” buyurur. Hz. Âişe (ra): “Hayır” deyince, Peygamber Efendimiz (asm): “Ensâr arasında bu çeşit fırsatlarda eğlence geleneği vardır. Keşke kızla birlikte şarkı söyleyecek birisini gönderseydiniz de onlar şöyle söyleyiverseydi: “Size geldik, size geldik. Bize şenlik, size şenlik.”( 11- İbn-i Mâce, Nikâh, 1900)
3-Hz. Enes (ra) bildiriyor: Veda Haccı sırasında Resûlullah Efendimizin (asm) kafilenin yürüyüş temposunu ezgileriyle canlı tutan bir kölesi vardı, adı Enceşe idi. Bu zat güzel sesli birisiydi ve Resûlullah’ın zevceleri ile bir kısım Müslüman kadınların develerini sevk ediyordu. Enceşe bazı ezgiler okumuş, okuduğu ezgilerle develeri hızlandırmıştı. Bilindiği gibi, develer yürüme sırasında okunan belli bir ezginin veya mûsikinin ahengine karşı hassasiyet gösterip, adımlarının temposunu, söylenen bu şarkının ritmine göre ayarlayabilmekte, hızlı veya yavaş olabilmektedir. Resûlullah Efendimiz (asm) teşbihli bir üslupla, Enceşe’den okuduğu ezgilerin ritmini değiştirmesini ve develerin yürüyüş temposunu ağırlaştırmasını emrederek şöyle buyurmuştu: “Ey Enceşe ağır ol! Şişeleri kırma.” (Şişe ile kafilenin zayıflarını kastediyordu) (- Buhârî, Edeb 90, 95, 111, 116; Müslim, Fezâil 70, (2323)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
| Nisan 07, 2007, 03:32:46 ÖS |
|
|
 |
« Yanıtla #18 : Nisan 07, 2007, 03:32:46 ÖS » |
|
Şimdi de çalgı âletinde, şarkıda ve türküde haramlık meydana getiren unsurları işleyen vahiy mesajlarını ele alıp inceleyelim: 1- Cenâb-ı Hak Müslüman hanımlara şöyle emrediyor: “Allah’tan korkarsanız, yabancılarla edâlı ve câzibeli konuşmayın. Yoksa kalbinde fesat bulunan kimse kötü şeyler ümit eder. Dâima ciddî ve ağır başlı söz söyleyin.” (19- Ahzab Sûresi, 33/32) Müzikte kadın sesini değerlendirirken bu âyeti temel taşı olarak elimizde tutacağız. Çünkü bu âyet Müslüman kadının sesinin yabancılara göre konumunu nazara veriyor ve Müslüman kadına bir ses sınırı çiziyor.
Ölçümüz bu. Bu vahiy ölçüsünü müziğe de uygulayacağız. Yani müzik yapan kadın da müziğinde “düzgün, doğru, ciddî, ağırbaşlı, vakûr, edâsız, itaatsiz, cilvesiz, câzibesiz, art niyetsiz sözler” söylemeli ve düzgün haller ve davranışlar göstermelidir. Müziğinde yabancı erkeklerin kötü arzûlarına boyun eğen, onların kötü heveslerine itaat eden, onlara işve ve cilve yapan bir ses, söz, müzik ve ses tonu kullanmamalıdır. Bu ölçülere dikkat eden kadın müzik yapabileceği ve müzik âleti kullanabileceği gibi, böyle kad ının müziği radyoda yayınlanabilir ve dinlenebilir
1-Hz. Peygamber bir kere Medine’de bir yerden geçerken aniden def çalarak ve türkü söyleyerek: “Nahnu cevarin min beni’n-neccar /Ya habbeza Muhammedün min car” (Biz Neccaroğuları kabilesine mensup kızlarız. Hz. Muhammed ne iyi ve ne hoş bir komşudur) beyitlerini söyleyen kızlara rastladı ve: “Allahu ya’lemu inni uhibbukünne” (Allah bilir ki ben sizi seviyorum) demek sûretiyle onlara iltifatta bulundu. (13- İbn Mace Nikâh, 1899 ) Resûlullah (asm), Hz. Ebû Bekir’in (ra) genç kızları dinlemesini çirkin bulmadı, aksine onun kızları kınamasını çirkin buldu ve kız çocukları da Hz. Aişe’nin (ra) kendilerine işaret etmesine kadar şarkı söylemeye devam ettiler.( 18- İbn-i Mâce, Nikâh, 5/318; Kütüb-ü Sitte, 6/51 )
İmam-ı Gazâlî’ye göre bu ârızalar olmadığında kişinin kadın olsun, erkek olsun müzik yapması veya yapılan müziği dinlemesi haram değildir. İ mam-ı Gazâlî, müziğin haram olduğunu söyleyenlerin ileri sürdükleri delillere de cevaplar veriyor. Bunlara özetle temas etmekte fayda var: 1- Müziği haram sayanlar genellikle şu âyete dayanıyorlar: Kur’ân, “İnsanlardan bazıları efsane ve boş sözleri satarlar”32 buyuruyor. İbn-i Mesud, Hasan-ı Basrî ve Nehâî (ra) âyette geçen “boş söz”ün müzikli söz olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz de (asm), “Allah Teâlâ kayneyi, satmasını, parasını ve öğretmesini haram kıldı” buyurmuştur. Kayne içki meclisinde erkeklere şarkı söyleyen kadın demektir.
İmam-ı Gazâlî diyor ki: Bizim buna itirazımız yoktur. Biz zaten yabancı bir kadının fitne ortamında, kendilerinden emin olunmayan fâsıklara şarkı söylemesinin haram olduğunu söylemiştik. Hadiste geçen “Kayne”nin mânâsında fitne vardır. Fakat bundan, bir kadının fitne korkusu olmayan hallerde ve ortamlarda başkaları duysun duymasın, şarkı söylemesinin haram olduğu mânâsı anlaşılmaz.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Müziğe, kayıtsız şartsız “haram” veya kayıtsız şartsız “helâl” demek mümkün değildir. Sahabe-i Kiramdan Ebu’d-Derda Hazretlerinin, “Hak şeylerin talebinde daha şevkli, daha gayretli olabilmek için kalbimi hak olmayan şeyle dinlendiriyorum”40 sözüyle ifâde ettiği ve nihâyet Bedîüzzaman Hazretlerinin müzik dinleme ölçüsü olabilecek biçimde, “Beşer hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesâta da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesât, beşte birisi olmalı Sözüyle ifade ettiği ölçüyle önemli ve faydalı işlerimizi aksatmamak ve gevşetmemek, bilâkis kalbimizi dinlendirerek faydalı iş ve ibâdetlerimize ivme kazandırmak amacıyla meşrû müziği dinlemekte bir sakınca yoktur.
Söylenmesi, yayınlaması ve dinlenmesi mubah olan müzik parçasında aşağıdaki özellikler bulunmalıdır: 1- Müziğin sözleri ve klibi yetîmâne hüzünleri işlememelidir. 2- Müziğin sözleri ve klibi şehveti ve nefsânî arzûları tahrik edici olmamalıdır. 3- Müziğin sözleri ve klibi kötülüğü teşvik edici olmamalıdır. 4- Müziğin sözleri ve klibi İslâm’ın haram kıldığı bir şeyi övücü olmamalıdır. 5- Müziğin sözleri gıybet, iftira, dedikodu… vb gibi başkası hakkında hoş olmayan, başkasını hicveden ve kötüleyen sözler ihtiva etmemelidir. - Müziğin sözleri ve klibi kin, intikam, düşmanlık, haset, kıskançlık, adâvet ve nifak tohumları ekmemelidir.
7- Müziğin sözleri yaşayan bir kadını veya erkeği fitneye sürükleyici ölçüde teşhir ihtiva etmemelidir. Meselâ yaşayan bir kadının saçlarını, gözlerini, kaşlarını… vs güzelliklerini nâmahreme karşı teşhir edici olmamalıdır.
8- Şarkıyı ve türküyü okuyan kimse, müziğinde sesini yumuşatarak, edâ ve cilve yaparak, karşı cinsin kötü arzûlarına itaat edeceğini çağrıştıran bir müzikal, müzik sözü ve ses tonu kullanmaktan kaçınmalıdır.
9- Şarkının sözleri mubah, söyleyiş tarzı mubah, klibi mubah, söylenme veya dinlenme ortamı mubah olmalıdır.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Nisan 07, 2007, 03:33:34 ÖS Gönderen: hilalhilal »
|
Logged
|
|
|
|
| Nisan 13, 2007, 05:29:05 ÖS |
|
|
 |
« Yanıtla #19 : Nisan 13, 2007, 05:29:05 ÖS » |
|
Arkadaşlar Mezheplerle ilgili bir takım sorularla ilgili bir çalışma hazırladım.Alanlarında ehil olan kişilerden aldığım bu bilgileri sizinle paylaşmak istiyorum.Konulara kısa kısa cevaplar şeklinde sunuyorum... Mezhep Nedir ? Mezheb, gidilen yol, benimsenen metod ve görüş demektir. Dinî mânada mezheb ise, müctehid bir âlimin fikir ve görüşlerini benimseyen insanların meydana getirdiği dinî ekollere denir. Mezhebler arasında esasta hiçbir ayrılık yoktur. Ayrılık, teferruatta, dînin özüne dokunmayan fer`î mes`elelerdedir. Ayrıca hiçbir müctehid kendi adına bir mezheb kurmak iddiasıyla ortaya çıkmamıştır. Kur`an ve hadîslerden çıkardıkları hükümlerin başkaları tarafından benimsenmesi neticesinde, kendiliğinden o müctehid adına bir mezheb teşekkül etmiştir.
Mezhepler nasıl ortaya çıkmıştır ?
Peygamberimizin Asr-ı Saâdetinde sahâbenin bir kısmı devamlı olarak Allah Resûlünün yanında kalıyor, Kur`ân`ı ve hadîsleri ezberliyor, onların mânâlarını iyice kavramaya çalışıyorlardı. Hazret-i Peygamber`in Kur`an`ın hükümlerini nasıl uyguladığını bizzat görüyor, âyetlerin iniş sebeblerini biliyorlardı. Hz. Peygamber`in vefatından sonra, bu sahâbeler Mekke ve Medine dışına çıktılar, çeşitli İslâm memleketlerine gittiler. Bunlar, gittikleri yerlerde Hicaz`dakinden farklı örf ve âdetlere sâhip insanlarla karşılaştılar. Halk gelip dinî mes`eleleri kendilerine soruyor, onlar da o mes`ele hakkında Kur`an ve Sünnetin hükmünü bildiriyorlardı. Sorulan mes`ele hakkında Kur`an`da ve hadîste hüküm bulamazlarsa, o mes`elede ictihâd edip mes`eleyi açıklığa kavuşturuyorlardı. Sahâbe, gittikleri şehirlerde, hem hâkim, hem müftü, hem vali, hem muallim durumunda idiler. Bulundukları yerde âdeta birer ekol meydana getirmişlerdi. Birbirlerinden çok farklı yerlere dağıldıkları ve farklı örf ve âdetlere sâhip insanlar içinde yaşadıkları; bilgi, zekâ ve kavrayış bakımından da aralarında farklar olduğu için, sorulan mes`eleler karşısında pek tabiî olarak farklı ictihadlar, ayrı görüş ve kanaatlar ortaya çıkabiliyordu. Bir sahâbînin etrafında toplanan talebeleri, o sahâbînin kendisinden sonra da onun sistemi ve metodu doğrultusunda ictihad yapmaya, kapalı olan mes`eleleri çözmeye, cem`iyette yeni ortaya çıkan durumlara hükümler bulmağa çalıştılar. Bu çalışmalar neticesinde, zamanla fıkhî mezhebler teşekkül etmeye başladı. Bâzı mezhebler kendilerine fazla taraftar bulamadığı için, zaman içinde kaybolurken; bugünkü 4 büyük mezheb umumun teveccühünü kazanarak kuvvet buldu, yaygınlaştı ve günümüze kadar geldi.
Mesela Hz. Peygamber (asm.) efendimiz namaz kılarken mübarek alınlarına taş batar ve alınları kanar. Hz. Ayşe (r.a.) validemiz taşı Peygamber (asm.) efendimizin alnından alarak yere atarlar. Peygamber (asm.) efendimiz yeniden abdest alarak namazlarını kılarlar. Hanefi mezhebi imamı, İmam Azam Ebu Hanife hazretleri ile Şafii mezhebi imamı, İmam Şafii hazretleri abdesti bozan meseleleri ele alırken bu meseleyi değerlendirirler. İmam-ı Azam hazretleri, “Peygamber (asm.) efendimizin alnına batan taş kan çıkardığı için efendimiz abdest almıştır.” hükmüne varırken; Şafii hazretleri abdestin bozulmasını Hz. Ayşe (ra.) validemizin Peygamber (asm.) efendimizin alnına dokunmasına bağlamıştır. Böylece Hanefi mezhebinde az bir kan abdesti bozan sebeplerden biri olurken, Şafii mezhebinde kadının temasıyla abdestin bozulması kaide olarak benimsenmiştir. Görüldüğü gibi her iki hüküm de doğrudur ve haklı bir gerekçeye dayanmaktadır.
teferruat meselelerde bir takım mezheplere ihtiyaç kalmıştır. Hak mezheplerin imamları bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmişler ve insanoğlunun bütün ihtiyaçlarına cevap vermişlerdir. Peygamber (asm.) efendimiz bir mucize olarak bu imamların geleceklerini ve büyük bir vazife yapacaklarını daha bunlar gelmeden haber vermiş ve bu mümtaz şahsiyetler de yapmış oldukları hizmetlerle Resulullah (asm.) efendimizi fiilen tasdik etmişlerdir...
İslâmda dinî hükümlerin iki kaynağı vardır: Kitap ve sünnet. Bu ikisinden sonra müracaat edilecek kıyas ve icma da esas itibariyle, yine bu iki kaynağa bağlıdır.
Mezhepler arasında görüş ayrılıkları olması nereden kaynaklanıyor ?
Bu ayrılıklar, çeşitli sebeblerden ileri gelir. Kur`an`da hüküm ifade eden âyetleri (ki bunlara, nass denir) anlayış, herkes için başka başka olabilir. Zira nassların, usûl-i fıkıhta beyan edildiği üzere, pek çok kısımları vardır: Hafî, mücmel, sarîh, kinâye, mecaz, hakikat, mutlak - mukayyed, hâs - âmm gibi. Bu yüzden müctehidlerin aynı nassı anlayışları farklı farklı olmaktadır. Ayrıca, hadîslerin de nevileri, çeşitleri vardır. Mütevâtir, meşhûr, haber-i vâhid, mürsel, muttasıl, münkatı` gibi. Bu hadîsleri delîl olarak kullanma konusunda da müctehidler ihtilâf etmişlerdir. Bunun neticesinde de farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Meselâ Hanefîler hadîsler konusunda titiz davranır. Haber-i vâhidi (Tek sahâbenin rivâyet ettiği hadîsi) delil olarak kabûl etmezler. Şâfiîler ise, haber-i vâhidi kabûl eder ve onu Kıyâs`a tercih ederler. Hanefîler mürsel hadîsi alır, Şâfiîler almazlar. İşte bu gibi delillerdeki ihtilâf ve kabûl edilen delilleri de farklı anlayış, müctehidlerin aynı mes`elede farklı hükümler vermelerine sebeb olmuştur. Fetva verilen beldenin örf ve âdetleri de, müctehidlerin yaptıkları ictihadlara te`sir etmiştir.
Müctehidler arasında fikir ayrılıgı olması nın mahsuru var mı ? Hayır, bil`akis bu ihtilâflar, ümmet için rahmet olmuştur.Herhangi bir mes`ele hususunda bir mezhebde zorlukla karşılaşınca, zaruret halinde, o mes`ele başka bir mezhebin kolaylık ifade eden hükmü ile halledilme yoluna gidilmiştir. Böylece mezheblerin varlığı ümmet için kolaylık ve genişliğe vesile olmuştur. "Ümmetimin ihtilâfında rahmet vardır" meâlindeki hadîs-i şerîfin ifade etmek istediği mânâ da bu olsa gerektir. “
Mezheplere Ne Lüzum var?herkes Kendisi Kuranı ve hadisi okuyarak hüküm çıkaramaz mı ?
Müslüman olan her ferdin, dinî mes`eleleri ve hükümleri doğrudan doğruya Kur`an ve Sünnetlerden öğrenmesi mümkün değildir. Bunu, ancak müctehidlik pâyesine erişmiş, salâhiyetli İslâm âlimleri yapabilir. Geriye kalan Müslüman halka, o büyük din âlimlerinin îzah ve görüşlerini anlamak ve benimsemek, onların yolundan gitmek düşer. İlâçların ham maddesi bitkiler, otlar, madenler vs. olduğu halde, nasıl herkes ondan ilâç yapamıyor, bu iş için ayrıca eczacılık tahsili gerekiyorsa, dinî mes`elelerde temel kaynak Kur`an ve Sünnet olduğu halde, ondan hüküm çıkarmak işini de sıradan her Müslüman yapamaz; ancak müctehidlik seviyesine ulaşmış âlimler yapabilir. Herkesin dinî kaynaklardan hüküm çıkarmağa ilmi, bilgisi, aklı, idrâk seviyesi, basiret ve feraseti yetmez.
Mezhepler Kaça ayrılır ?
Mezhebler önce 2`ye ayrılır: 1 - Fıkhî mezhebler, - Hanefî mezhebi, - Mâlikî mezhebi, - Şâfiî mezhebi, - Hanbelî mezhebi. Bu 4 mezhebin, hepsi de haktır, doğrudur.
2 - İtikâdî mezhebler...
Hanefi Mezhebi: Hanefî mezhebinin kurucusu İmam-ı A`zam Hazretleridir. İmam-ı A`zam, en büyük imam demektir. Asıl adı Nu`man olan İmam-ı A`zam`ın, künyesi Ebû Hanife`dir. Hicretin 80`inci yılında Kûfe`de doğmuş, Hicrî 150`de Bağdat`ta vefat etmiştir.Hanefî mezhebi, önce Irak`ta doğmuş, oradan doğuya ve batıya yayılmıştır. Abbasîler devrinde hâkimlerin çoğu Hanefî idi. Anadolu ve Balkanlardaki Türkler arasında, Hanefî mezhebi yaygındır.
Maliki Mezhebi :
Kurucusu İmam Mâlik bin Enes Hazretleridir. Hicrî 93 tarihinde Medine`de doğmuş, H. 179`da yine Medine`de vefat etmiştir. Mâlikî mezhebi, önce Hicaz halkı tarafından benimsenmiş ve hacca gelenler vasıtasıyla Kuzey Afrika`ya ve o zaman Endülüs denen İspanya`ya yayılmıştır.
Şafii mezhebi :
Kurucusu İmam-ı Şâfiî Hazretleridir. İmam-ı Şâfiî`nin asıl ismi Muhammed`dir. H. 150 tarihinde Gazze`de doğmuş, 204 tarihinde Mısır`da vefat etmiştir. Hâşimoğulları soyundan gelmektedir. Şâfiî mezhebi önce Mısır`da yayılmış, sonra kısmen Suriye, Yemen, Irak ve Horasan taraflarına geçmiştir. Bugün Mısır`ın çoğunluğu Şâfiîdir. Anadolu`nun güney taraflarında, Suriye ve Irak`ta da Şâfiî mezhebinde olanlar mevcuttur.
Hanbeli mezhebi
Kurucusu Ahmed bin Hanbel Hazretleridir. H. 164 tarihinde Bağdat`ta doğmuş, 241 tarihinde yine orada vefat etmiştir. Hanbelî mezhebi daha çok Necid taraflarında tutulmuştur. Hâlen Necid`de Hanbelî mezhebi hâkimdir.
Hak Bir olur .Halbuki 4 mezhebinde Hak olduğunu kabul ediyoruz.Bu nasıl olur ?
Bir su, 5 ayrı mizaçtaki hastaya göre 5 ayrı hüküm alır. Meselâ, birinin hastalığının nev`ine göre ilâçtır. Tıbben ona vaciptir. Diğer birine, hastalığı sebebiyle, zehir gibi zararlıdır. Tıbben ona haramdır. Diğer birine az zarar verir, tıbben ona mekruhtur. Diğer birine zararsız olduğu gibi, faydası da vardır. Tıbben ona sünnettir. Bir diğerine de ne zararlı, ne de faydalıdır. Tıbben ona mübahtır. Hastanın durumuna göre, bunların 5`i de haktır. "Bu ilâç, yalnızca vaciptir" denilemez. İşte bu misaldeki gibi, İlâhî hükümler de, mezheblere tabi` olanların durumuna göre değişir. Farklı farklı olur. Üstelik herbiri de hak olur. Buna bir misal verelim: İlâhî hikmetin tensibiyle, İmam Şâfiî`ye ittiba` edenlerin çoğu, köylülük ve bedevîliğe yakındırlar. Bunlar cem`iyet hayatında geri olduklarından, herbiri bizzat dergâh-ı İlâhiyeye kendi derdini söylemek, hususî dileğini bizzat arzetmek mizacındadırlar. Bu yüzden de, imam arkasında Fâtiha`yı tek tek okurlar. Bu hüküm hak ve doğrudur. İmam-ı A`zam`a ittiba` edenlerin çoğu ise, şehirliliğe ve medeniyete daha yakın, ictimaî hayatı benimsemiş kimselerdir. Bunların nazarında bir cemaat bir şahıs hükmüne girip bir tek adam da umum o cemaat adına, sözcü olarak konuşur; kendileri de onun kalben tasdikcisi olurlar. Bu bakımdan Hanefî mezhebinde imam arkasında tek tek Fâtiha okunmaz. İmam, cemaat adına okur. Cemaat da âmîn diyerek onu tasdik eder. Bu hüküm de, evvelki gibi, hak ve doğrudur.
İtikad hususunda başlıca iki mezheb vardır: 1. Ehl-i Sünnet mezhebi, . Peygamberin yolundan gidenler, o yoldan hiç sapmayanlar demektir. Ehl-i Sünnetin dayanağı Kitab ve Sünnettir. Kitab ve Sünnette ne buyurulmuşsa, Ehl-i Sünnet öyle inanır, öyle hareket ederler. Ehl-i Sünnet de, Matüridiyye ve Eş`ariyye olmak üzere ikiye ayrılır.
Maturudiye mezhebi : Kurucusu Ebu Mansur Muhammed Hazretleri`dir. Semerkand köylerinden Mâtürid`de doğmuştur. H. 333`te vefat etmiştir. Bütün Hanefîler, genellikle Türkler, Mâtüridî mezhebindedirler.
Eşariye Mezhebi : Kurucusu Ebu`l-Hasan Eş`arî Hazretleridir. Asıl adı Ali`dir. H. 200 tarihinde Basra`da doğmuş, 324`de Bağdat`da vefat etmiştir. Mâlikîler ve Şâfiîler, itikadda Eş`arî mezhebini benimsemişlerdir. Hanbelîler, fıkıh gibi îtikadda da İmam Ahmed bin Hanbel`e bağlıdırlar. Ayrı bir îtikadî mezhebleri yoktur. Eş`arî ile Mâtüridî mezhebleri arasında, bâzı küçük görüş ayrılıkları dışında, büyük bir farklılık yoktur. İkisinin de temel görüşleri aynıdır ve Sünnete uygundur.
2. Ehl-i Bid`a mezhebi. Hazret-i Peygamberin getirdiği hükümleri ve Kur`an`ın emirlerini kendi arzularına göre yorumlayan, az veya çok Sünnet yolundan sapan, bid`ata giren kimselerdir.Bid`at, Hz. Peygamber ve Sahâbe devrinde bulunmadığı halde, sonradan ortaya atılan ve dînin esaslarına zıd düşen, her türlü söz, düşünce ve işe denir. Ehl-i bid`ayı Peygamberimiz şiddetle kınamışlardır: "Sözlerin en hayırlısı Allah`ın Kitabı; yolların en hayırlısı da Muhammed`in (sav) yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlardır. Ve her sonradan uydurulan şey (bid`at) de delâlettir, sapıklıktır." İnançla ilgili olan bid`atlar, îtikadî bid`atlardır. Bunlar, îtikadî hususlarda Hz. Peygamberden sağlam bir şekilde nakledilen esaslara zıd düşen inançlardır. Mu`tezile, Cebriye gibi bâzı fırkaların inançları, bu kısma girer. İş ve amelle ilgili bid`atlere ise, amelî bid`at denir. Bazı şiîlerin, çıplak ayağa meshetmeleri gibi... Sünnet olan mesh ise, mestler üzerine meshetmektir. Dînin îtikadî ve amelî esaslarını doğrudan doğruya ilgilendirmeyen veya bu esaslara bir zıdlık ve aykırılık taşımayan yenilikler, sonradan ortaya çıkma şeyler, bid`attan sayılmazlar. Bid`atı ikiye ayırarak tasnif eden âlimler de vardır: 1. Bid`at-i hasene: İyi ve güzel bid`at, İslâmî esaslara zıd düşmeyen, yeni âdet ve fiiller... Meselâ, namazdan sonra tesbih kullanmak gibi.
2. Bid`at-ı seyyie: Kötü ve İslâm`a aykırı bid`at... Evliya türbelerine mum dikmek, mezarlıklardan medet ummak, vb. gibi şeyler. İtikadî bir mezheb olarak ehl-i bid`a ayrıca kendi arasında birçok kollara ayrılır ki, başlıcaları şunlardır: 1. Cebriye, 2. Mu`tezile, 3. Mürcie, 4. Haricîlik, 5. Şîa, 6. Vehhâbîlik. Ehl-i bid`anın bu temel mezheblerinin her biri de, kendi arasında pek çok fırkalara, gruplara ayrılırlar.
Mezhep Değiştirmek Doğrumudur ? Bir mezhepten diğer mezhebe geçilebilir. Geçmek için her hangi bir şart yoktur
Dünyanın muhtelif bölgelerinde yaşayan Müslümanlar dört mezhepten birisine bağlıdırlar. Bir Müslüman hak mezheplerden birisine tâbi olur, ibadet ve muamelelerini o mezhebin hüküm ve içtihadlarına göre sürdürebilir. İslâmî hayatını bu mezheplerden birisine göre yapan bir Müslümanın ölünceye kadar aynı mezhepte kalması gibi bir mecburiyet yoktur. Bundan dolayıdır ki, arzu ederse tamamen bir diğer hak mezhebe geçebilir. Meselâ, Şâfiî mezhebine mensup olan bir kimse, dilerse Hanefî mezhebine; Hanefi mezhebine mensup bir kimse de, isterse Şâfiî mezhebine geçebilir. Bir mezhepten diğerine tamamen geçmek mümkün olduğu gibi, kendi mezhebinde çıkış yolu bulamayan bir kimse o mevzuda diğer mezhebin içtihadına, görüşüne göre amel edebilir. Bu caizdir. Fakat bu taklit keyfi ve nefisten gelen bir arzu ile olmamalıdır. Bir zaruret ve maslahata göre yapılmalıdır. Bir meselede kendi mezhebinden başka bir mezhebi taklit eden kimse şu hususlara dikkat etmelidir.
Birincisi: Bir ibadet veya muamele başka bir hak mezhebe göre taklit edilecekse, o ibadet veya muamelenin daha önce yapılmamış olması gerekir. Meselâ, Şâfiî mezhebine mensup olan bir kimse, namaza başlamadan önce hanımına eliyle dokunduğunu namazı kıldıktan sonra hatırlasa; sonra da, “Nasıl olsa abdestim Hanefi mezhebine göre tamamdır” deyip o meselede Hanefiye tabi olsa, namazı sahih olmaz.
İkincisi: Taklit eden kimse, her mezhepten kolayına geleni seçip ona göre amel etme gibi bir yola girmemelidir. Böyle bir hareket, farklı mezheplere göre birbirine zıt meseleleri birarada yapma sayılır ki, buna “telfik” denir. Telfik ise caiz değildir. Meselâ, abdestini Hanefi mezhebine göre alan kimsenin, niyet etmese de abdesti tamamdır. Çünkü bu mezhebe göre niyet abdestin farzlarından değildir. Fakat bu kişinin aynı mezhebe göre başının dörtte birini meshetmesi lâzım gelirken, bu hususta Şâfiî mezhebine uyarak başının dörtte birinden azını meshederse, bu abdest tamamlanmış sayılmaz. Böyle bir davranış “telfik” sayılacağından caiz değildir.2
Bununla beraber, her mezhebin azimete taalluk eden cihetlerini taklit etmek bir takva işidir. Meselâ, Hanefi mezhebine mensup bir insanın eli hanımına dokunacak olsa abdesti bozulmaz; fakat Şâfiîye göre bozulur. Bu insanın böyle bir meselede Şâfiî mezhebini taklit ederekabdestini tazelemesi bir azimettir, bir takva işidir. Yine Şâfiî mezhebine mensup olan bir insanın vücudunun herhangi bir yerinden kan çıktığında abdestini tazelemesi de, aynı şekilde azimete girer.
Mezheplere tabi olmayanların durumu :
Hak mezheplerde akıl ve mantığın tasdik etmediği hiçbir mesele yoktur. Çünkü onların dayanak noktası Kuran, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahadan ibaret olan edille-i şeriyyedir. Dağlardan daha metin olan o edille-i şeriyye, hiçbir beşerî kuvvetin tahrip edemeyeceği çelikten bir kaledir. Bu kaleden çıkanların, ehl-i sünnete düşman olan olumsuz cereyanlara kapılmaları veya alet olmaları kuvvetle muhtemeldir.
Şunu da ehemmiyetle nazara vermekte fayda görmekteyim: Mezhepleri beğenmeyen, onlardan birine uymayan veya mezheplerin kolay yanlarını alan bir kimse, asırlardan bu yana gelip geçmiş milyonlarca Müslümanın yolundan ayrılmış, kendi başına yeni bir yol tutmuş olur. Böyle kimseler, Kur'an-ı Kerim'in; "Kim, Peygambere karşı çıkar ve kendisi için doğru yol belli olduktan sonra Müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir" tehdidinden de hissedar olurlar.
Bir mezhep imamını taklit eden kimse hangi mezhebe bağlanmış ise artık her meselede o mezhebin hükümleriyle amel etmesi ve mezhebinde sebat etmesi lâzım gelir. Ancak zaruret hallerinde her hangi bir meselede yine kendi mezhebinde kalmak şartıyla diğer bir mezhebin hükmüyle amel edebilir. Bu ise ancak bir âlimin fetvasıyla mümkün olabilir.
İmam-ı Gazali Hazretleri de bu görüştedir.
Mademki taklit sahibi bir mezhebi iltizâm etmiştir, artık onda sebat etmesi gerekir.
Netice olarak; kişinin kendi hevesine uyarak sık sık mezhep değiştirmesi onları hafife almak manasına gelir.
Son asrın müdakkik alimlerinden Muhammed Kevserî, Makalât adlı eserinde bu gibi kimselerin halini şöyle tasvir eder:
"Evet, her grubun kendisiyle gördüğü fakat gerçekte ne onunla ne de bununla olan, yani Arap şairinin dediği gibi: "Yemenlilere vardığında Yemenli, Maadlilere vardığında Adnani" görünen kişiden daha bozguncusu yoktur."
Kevserî aynı eserinde, mezhepsizliğin dinsizliğe götüren bir köprü olduğunu da söyler.
Dr. Ramazan el-Bûti ise bu konuda, "Evet, bütün İslâm milleti uzun tarihi boyunca İslâm'ı aynıyla yaşatma imkânını en geniş ölçüde veren müçtehitlerin bu dört imam (İmam-ı A'zam, İmâm-ı Şafi'i, İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Hanbel) olduğu üzerinde ittifak edegelmişlerdir. der ve bu imamların yolunu bırakıp insanları mezhepsizliğe davet etmenin "İslâm dinini tehdit eden en tehlikeli bid'at" olduğunu ilâve eder.
Ramazan el-Bûti, mezhepsizlik dava edenlerin yeni hâdiselere çözüm getirmek yerine, İslâm'ın temel rükünlerini sarsmaya çalıştıklarına dikkati çekerek şöyle der:
"Ben bu mezhepsizlerden hiç birinin bir gün kalkıp da, halkın her gün sorup durduğu yeni meselelerden birini araştırdığını görmüş değilim. Onların bütün dertleri, binası tamamlanan, hükümleri yerleşmiş bulunan ve gereğince amel edilmekle Müslümanların borçtan kurtulup selamete çıkacakları İlâhî emirler hususunda yol gösterici olan hak mezhepleri yıkmak için bütün güçlerini sarf etmekten ibarettir! Dr. Ramazan el-Bûti mezhepsizlik dava edenlere şu iki soruyu sorar:
"Bütün insanları inşaat işlerinde mühendislere uymaktan vazgeçmeye çağırsan ne olur? İnsanları teşhis ve tedavi hususunda doktorlara tabi olmaktan uzak kalmaya davet etsen ne olur?"
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Nisan 29, 2007, 08:57:29 ÖS Gönderen: hilalhilal »
|
Logged
|
|
|
|
| Nisan 13, 2007, 06:30:39 ÖS |
|
|
 |
« Yanıtla #20 : Nisan 13, 2007, 06:30:39 ÖS » |
|
açık ve anlaşılır bir dille hazırlanmış faydalı bi yazı ve benimde çok hoşuma gitti sağolasın hilal... O0
|
|
|
|
|
Logged
|
Keser döner Sap döner,Gün gelir Hesap döner... 
|
|
|
| Nisan 14, 2007, 04:49:00 ÖS |
|
|
 |
« Yanıtla #21 : Nisan 14, 2007, 04:49:00 ÖS » |
|
Bazen Aklımdan Kötü düşünceler geçiyor , mani olamıyorum günah mı ?
Sorumluluk ancak iradî fiiller içindir. Yani insan kendi isteğiyle, kendi iradesiyle bir iş yaptığında o işin getireceği sorumluluğu da yüklenmiş olur. Ancak, akla gelen kötü şeylerde kişinin iradesi söz konusu değildir. Yani, siz kendi iradenizle kötü şeyler düşünmeye karar vermiş ve bunu icra etmiş değilsiniz. Dolayısıyla bu konuda bir sorumluluk da taşımazsınız. Bunları şeytanın bir vesvesesi bilip üzerinde fazla durmamak gerekir.
Zira şeytan kalbin yanında bulunan ve “lümme-i şeytaniye” adı verilen bir yerden, insanın kalbine kötü şeyler söyleyebiliyor. Bu söylenen söz ve düşüncelerin kalbin malı olmadığına delil, kalbin ondan telaş göstermesidir. Mesela; bir insan kirli bir dürbünden gökyüzünün güzelliğini seyretse, bu dürbünün kiri ne seyredene nede seyredilene bulaşır. Öyleyse bu gibi söz ve düşünceler de şeytanın fiili olduğundan, bize hiçbir zarar vermez. Asıl zarar, onunla lüzumsuz uğraşıp def etmeye çalışmak veya zararlı olduğunu zannedip korkuya kapılmaktır.
(Alıntıdır..)
|
|
|
|
|
Logged
|
|
|
|
| Nisan 14, 2007, 04:50:56 ÖS |
|
|
 |
« Yanıtla #22 : Nisan 14, 2007, 04:50:56 ÖS » |
|
Çevremizde, az da olsa, “görmediğime inanman” diyen kişilerle karşılaşıyoruz. Bunlara bu yanlış düşüncelerinden vazgeçirmek için neler söylemeliyiz?[/color]
" Şurası bir gerçektir ki; varlık âlemi sadece beş duyu ile hissedilebilenlerden ibaret değildir. İnsan, görme duyusu ile, sadece madde alemini görür. Diliyle tatlar âlemini, kulağıyla sesler âlemini, burnuyla kokular âlemini hisseder. Hâlbuki; elektrik, yerçekimi, ışınlar alemi, radyoaktif dalgalar ve nice gerçekler vardır ki, bunlar, ne görülürler ne de işitilirler. Bununla birlikte, bu gerçeklerin varlığı şüphe götürmez.
İşte bu prensibi göz ardı eden bir kısım insanlar, görmediğime inanmam diyerek bütün varlık âlemini, sadece gözleriyle gördükleri maddi eşyadan ibaret sanarak büyük bir hataya düşerler. Hâlbuki bir şeyin gözle görünmemesi onun yokluğuna delil olamaz. Zira bu âlemde gördüklerimize oranla göremediklerimiz çok daha fazladır. Hatta insan vücudunda akıl, hayal, hafıza gibi görünmeyen varlıklar, görünenden kat kat fazladır.
“Görmediğim şeye inanmam” sözünün altında, aklın görevini göze yükleme yanılgısı yatmaktadır. Hâlbuki insandaki her bir duyu ayrı bir âlemin kapısını açar; birinin görevi diğerinden beklenmez. Mesela, göz, kulağın; burun, dilin görevini yapamaz. İnsan, gözüyle ne yemeğin tadına, ne bülbülün sesine, ne de gülün kokusuna bakabilir. Göz bu organların görevlerini yerine getiremezken, elbette aklın fonksiyonunu da icra edemez.
Malumdur ki; herhangi bir eser, göz ile göründüğü hâlde, ustası akıl ile anlaşılır. “Görmediğime inanmam.” diyen bir insan, bu eserin yapıcısını inkâr durumuna düşer. Aynen bu örnekte olduğu gibi, sonsuz bir kuvvet, ilim ve sanat ürünü olan bu muhteşem kainatı seyrettiği hâlde, onun sanatkârını kabul etmeyen insan, ilim ve akıldan uzaklaşmış olur.
Böyle bir insan, bu kâinatta her an tecelli eden ve Allah’ın varlığını güneş gibi gösteren, yaratma, rızk verme, hayat verme gibi sınırsız olayları nasıl açıklayacaktır? "
“Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.”
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Nisan 14, 2007, 04:57:03 ÖS Gönderen: hilalhilal »
|
Logged
|
|
|
|
| Nisan 16, 2007, 11:28:58 ÖÖ |
|
|
 |
« Yanıtla #23 : Nisan 16, 2007, 11:28:58 ÖÖ » |
|
kardesım cok ınce konulara degınmıssın devamını ınsallah beklıyoruz ve dını sorularımızı sorabılecegımız bır bolumde olsa cok guzel olurr
|
|
|
|
|
Logged
|
hangi İstiklal Vardır Ki, ecnebilerin Nasihatleriyle, ecnebilerin Planlarıyla Yükselebilsin ?... tarih Böyle Bir Hadiseyi Kaydetmemiştir !... M.KEMALATATÜRK
|
|
|
| Nisan 17, 2007, 09:21:08 ÖÖ |
|
|
 |
« Yanıtla #24 : Nisan 17, 2007, 09:21:08 ÖÖ » |
|
en kısa zamanda öle bir bölüm açmayı planlıyoruz manasturk....ilgin için sağol
|
|
|
|
|
Logged
|
Keser döner Sap döner,Gün gelir Hesap döner... 
|
|
|
| Nisan 17, 2007, 10:05:01 ÖÖ |
|
|
 |
« Yanıtla #25 : Nisan 17, 2007, 10:05:01 ÖÖ » |
|
Emeğinize Sağlık Güzel Bilgileri Paylaşıyorsunuz. Bende Geniş Bir zamanda Hayırlı Paylaşımlarda BUlunucam İnşaAllah...
|
|
|
|
|
Logged
|
KiMSe KaLMaSa Da "SeN" VaRSıN BiLiYoRuM!!!
|
|
|
| Nisan 17, 2007, 10:33:28 ÖS |
|
|
 |
« Yanıtla #26 : Nisan 17, 2007, 10:33:28 ÖS » |
|
Dinimizde Kısasa Kısas var mıdır ?
Kısas : Cinayette ödeşmek. Bir suç işleyenin aynı cinsten bir ceza ile cezalandırılması. Öldürme veya yaralamada, suçluya aynı şeyin yapılması. Kasten adam öldürene veya yaralayana İslâm hukukunun uyguladığı ceza.
Kısas cezasını gerektiren suçlar;
Kasten adam öldürme ile bazı kasten yaralama ve sakat bırakma eylemlerini kapsamına alır.
Kısasın farz olduğu Kuranı Kerimde şu şekilde açıklanır.
“Ey iman edenler! öldürülen kimseler hakkında size kısas farz kılındı. Hür hür ile, köle köle ile, dişi dişi ile kısas olunur. Ama kim, maktûlün velisi tarafından affedilirse kısas düşer. Bundan sonra gereken diyeti ona güzel ve makul bir şekilde ve tam olarak ödemek gerekir. Bu esneklik Rabbiniz tarafından bir kolaylık ve lütuftur. Artık kim bundan sonra karşıdakinin hakkına tecavüz ederse ona son derece acı bir azap vardır. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Böylece korunmayı umabilirsiniz. Kısas hayat hakkının ve canı korumanın gereğidir. Gerçi kısasın kendisi cezayı hakketmiş bir hayatı yok etmedir, ama aynı zamanda haksız yere hayatı yok etmeye karşı, hayatın en büyük müeyyidesidir. Kısas gibi caydırıcı bir hüküm, toplum ve kişi hayatının garantisidir. Böylece dünya hayatınızı olduğu gibi ahiret hayatınızı da korursunuz. (Bakara, Suresi, 178-179)
Bu ayetler göre Kısas farzdır. Günümüzde uygulanmasına gelince, Allah’ın hükümleri kıyamete kadar geçerlidir. Bu nedenle kısas bu zamanda uygulanmaz diye bir şey yoktur.
Bu hüküm insanları yöneten kimseleri ilgilendirdiği için onların görevidir. Halkın bundan dolayı bir sorumluluğu yoktur.
Kısas, hayat hakkının ve canı korumanın gereğidir. Kısasın meşru oluşunda akıl sahibi olan insanlar için büyük bir hayat vardır. Affın kıymeti de buna bağlıdır. Gerçi kısasın kendisi, bir hayatı yok etmektir ama, aynı zamanda haksız yere bir hayatı yok etmeye karşı, hayatın zıddı olan kısasın meşru oluşu da hayatın ve yaşama hakkının en büyük müeyyidesidir. Şöyle ki:
1- Önce bu, hem katil olmak isteyecek kimse, hem de öldürülmesi istenen kimse hakkında kuvvetle hayatı korumaya sevketmektedir. Çünkü katil olmak isteyen kimse, öldürürse ve öldürdüğünde kendisinin de öldürülmeyi hak edeceğini bilirse akıl gereği olarak, öldürmekten vazgeçer. Böylece hem kendisi hayatta kalır, hem de karşısındaki.
2- Bunda, ikisinden başka genel toplumun yaşama hakkını da güvenceye alma vardır. Çünkü bu şekilde öldürmenin önüne geçilmesi, bu ikisinden başka, bunlarla uzaktan yakından ilgili olması düşünülen insanların da hayatlarının devamına ve güvenliğine bir garantidir. Zira bir öldürme olayı, öldürenle öldürülenin yakınları arasında düşmanlık ve fitneye, bu da büyük çarpışmalara (kan davalarına) sebep olabilir.
Akıl sahipleri için, bu öldürmeye engel olacak olan haklı kısasın meşruluğu, bütün bu fitnelerin ve heyecanların önüne geçeceği için, toplumun yaşamasına sebep ve yaşama hakkına garanti olur. Bu faydalar ise, haklı bir kısas şeklinde olmayan saldırgan öldürmelerde ve affın mecburiyeti takdirinde mevcud değildir.
Cinayette ödeşmek. Bir suç işleyenin aynı cinsten bir ceza ile cezalandırılması. Öldürme veya yaralamada, suçluya aynı şeyin yapılması. Kasten adam öldürene veya yaralayana İslâm hukukunun uyguladığı ceza
Kısas cezası Kitap ve Sünnet delillerine dayanır. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Her kim haksız olarak öldürülürse onun velisine yetki verdik. O da öldürmede haddi aşmasın. Çünkü ona yeterince yardım olunmuştur" (el-İsrâ, 17/33).
"Biz Tevrat'ta onlara şu hükümleri farz kılmıştık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile kısas yapılır. Yaralarda da kısas vardır. Fakat kim hakkından vazgeçerse, bu onun günahlarının affına bir sebeptir. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir" (el-Mâide, 5/45).
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim kasten öldürürse, bunun hükmü kısastır" (Ebû Davud, Diyat, 5).
İslâm hukukçuları yukarıda verdiğimiz ayet ve hadislere dayanarak, kasten öldürme ve yaralamalarda kısasın uygulanacağında görüş birliği içindedir. Ancak, İslâm'da kısas şahsî şikâyete bağlı bir ceza olarak kabul edilmiş, âmme cezası sayılmamıştır. Çünkü kamu düzeni sadece suçlu ile mağdur taraf arasında bozulmuştur. Onlar anlaşır, barışır ve helalleşirlerse Devlet düzenini ilgilendiren sakıncalar ortadan kalkmış olur. Bu nedenle, kendisine karşı müessir fiil işlenen kimse veya ölüm hâlinde, ölenin velisi affederse kısas düşer (bk. el-Kâsânı, a.g.e., VII, 241 vd.; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, İstanbul 1333, II, 330; Abdulkadir Udeh, et-Teşrîu'l Cinî'l-İslamî, Kahire 1959, I, 79, 663 vd.).
Kısas affedilince, ayrıca diyet hakkının da düşüp düşmediği, suçlunun rızası olmadan diyet istenip istenemeyeceği konusunda iki görüş vardır:
Ebû Flanîfe ve İmam Mâlik'e göre, öldürülenin velisi ya kısas ister, ya da affeder. Veli, suçlu ile diyet üzerine anlaşmazdan önce kısas hakkından vazgeçerse, diyet isteme hakkı da kendiliğinden düşmüş olur. İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise; velî seçimlik hakka sahiptir. Ya kısas uygulanmasını ister, ya da kısası affeder ve diyet alır. Affetmenin anlamı kısasın diyete dönüşmesi demektir ve bu, suçu işleyenin rızâsına da bağlı değildir (el-Kâsânî, a.g.e., VII, 241; eş-Şevkanî, a.g.e., VII, 7 vd.; Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1986, I, 136, 137). Hz. Peygamber ve ilk dört halife döneminde belirlenen diyet miktarları şu mal veya nakit paralardan birisidir: a) Yüz deve, b) Bin dinar (miskal) altın, c) On veya onikibin dirhem gümüş, d) İkiyüz tane sığır, e) İkibin koyun, f) İkiyüz takım elbise (el-Kâsânî, a.g.e., VII, 254; İbn Âbidîn, a.g.e., V, 504; İbn Hazm, el-Muhallâ, Kahire 1350-1352, X, 759).
Yaralamaların tazminatı olan erş miktarlarından bir bölümü hadisle belirlenmiştir. Meselâ; el kesme suçunun erş'i, tam diyetin yarısıdır, diş kırmada erş, tam diyetin onda biri kadardır. Prensip olarak; vücutta tek bulunan organlar için tam diyet, çift organların her biri için yarım diyet, dört tane olanların her biri için dörtte bir diyet gerekir. Nass'larda tayin ve takdir edilmeyen durumlarda, tazminatın miktarını hâkim belirler (bk. Eş-Şevkânî, a.g.e., VII, 61 vd.; el-Kâsânî, a.g.e., VII, 252 vd.; İbn Kudâme, a.g.e., VIII, 57-58).
Yaralama ve sakatlamalarda kısasın uygulanabilmesi için, suçun kasten işlenmesi yanında şu şartların da bulunması gerekir:
a. İki yer arasında eşitlik,
b. Eşitliği sağlamanın mümkün olması;
c. Daha fazla veya daha eksik bir uygulama ile zulüm yapılmaması.
Bu çeşit suçlarda af, kısasın diyete dönüşmesini sağlar (bk. el-Kasânî, a.g.e., VII, 297; İbn Âbidîn, a.g.e., V, 485).
Kasten adam öldürme fiilinden dolayı kısas uygulanabilmesi için şu şartların bulunması gerekir:
a. Suçu işleyenin âkıl ve bâliğ olması gerekir. Akıl hastası veya küçük çocuk işlediği bir cinayetten dolayı diyetle yükümlü tutulursa da, kısas hükümleri uygulanmaz. Bunların kasten işleyecekleri suç, hata hükmünde olup, bundan dolayı mirastan ve vasiyetten de mahrum olmazlar.
b. Öldürme fiilinin kasten işlenmesi gerekir. Bir kimseyi hata veya sibh-i amd suretiyle öldüren kimseye kısas uygulanmaz.
c. Katilin, suçu serbest iradesiyle işlemiş olması gerekir. Öldürülme veya bir uzvun sakatlanması gibi bir zorlama (ikrah-i mülcî) altında işlenen suçlarda, Ebû Hanife ve imam Muhammed'e göre, kısas veya diyet zorlayan üzerine gerekir. Ebû Yusuf'a göre, burada zorlayana yalnız, üç yılda ödenmek üzere diyet lâzım gelir. İmam Züfer'e göre ise, zorlama, kısasa engel değildir.
d. Öldürülen, öldürenin fer'i, yani çocuk veya torunlarından biri olmamalıdır. Oğlunu, kızını veya torununu öldüren kimse için diyet, ta'zîr ve mirastan mahrumluk gibi hükümler uygulanırsa da, kısas gerekmez. Hadîs-i şerîtte; "Babaya, çocuğundan dolayı kısas uygulanmaz" buyurulmuştur (bk. Tirmizî, Diyat, 9; Dârimî, Diyat, 6; Ahmed b. Hanbel, I, 16, 22).
Ancak baba, anne, dede ve nine gibi usûlünden birisini kasten öldüren kimse hakkında kısas uygulanır.
Kısas yoluyla öldürülüp öldürülemeyecek kimseler şunlardır: Erkek erkek karşılığında, erkek kadın karşılığında ve kadın erkek karşılığında öldürülür. Hür erkek köle karşılığında ve köle köle karşılığında öldürülür. Yine kâfir, müslüman karşılığında, müslüman zimmî (İslâm Devleti tebeası olan ehl-i kitap) karşılığında ve zimmî zimmî karşılığında kısasen öldürülür. Bir zimmî başka bir zimmîyi öldürse, öldüren daha sonra İslâm'a girse yine kısas uygulanır. Bu konuda görüş birliği vardır. Müslüman veya zimmî İslâm ülkesine (daru'l-İslâm) emân'la girmiş bulunan bir harbî karşılığında öldürülmez. Zâhir (açık, kuvvetli) rivayete göre, müste'men (pasaportlu gayri müslim yabancı) başka bir müste'men karşılığında öldürülmez. Bir müslüman mürted (İslâm'ı terkettiğini ilân etmiş veya inanç bozukluğu nedeniyle dinden çıktığına hükmedilmiş bulunan) bir erkek veya kadını öldürse, öldürene kısas uygulanmaz. Yine dâru'l-harp'te pasaportla bulunan iki müslümandan biri diğerini öldürse, hanefîlere göre, kısas gerekmez. Müslüman, dâru'l harp'te, müslüman bir savaş esirini öldürse kısas gerekmez. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre, öldürenin mal varlığından diyeti ödenir. Ebû Hanîfe'ye göre, diyet de gerekmez.
Büyük kimse çocuk karşılığında; sağlam insan, kör, topal felçli vb. hasta veya sakat kimse karşılığında öldürülür. Ölmek üzere bulunan kimseyi öldürene kısas uygulanır. Yaşamını sürdüremeyeceğini bilmesi de sonucu değiştirmez. İki çocuk arasında kısas uygulanmaz. Çocuğun kastı ve hatası eşit tutulur, iki durumda da yalnız diyet gerekir (el-Fetâvâ'l-Hindiyye, Beyrut 1400/1980, VI, 3, 4).
Diğer yandan kısasın uygulanabilmesi için öldürülenin velisinin belirli olması ve vârislerin kısas talebinde bulunması da şarttır (Bilmen, a.g.e., III, 68 vd ).
Yaralama veya sakat bırakmalarda kısas isteme hak ve yetkisi mağdura âittir. Ölüm halinde ise bu hak ve yetki önce öldürülenin vârislerine, sonra da İslâm Devleti'ne aittir. Prensip olarak ölenin mal varlığına mirasçı olan, kısas veya diyetle ilgili haklara da sahip olur. Çünkü mirasçı, ölene insanların en yakın olanıdır (el-Kâsânı, Bedayiu's-Sanayi', Beyrut 1402/1982, VII, 242; el-Fetâvâ'l Hindiyye, VI, 7 vd.; Bilmen, a.g.e., III, 88 vd.).
Bir kimseyi kasden öldürene kısasın uygulanır.. Bunun cezasını da ancak Devletin yetkilil organları verebilir. Devletin izin vermediği kimseler bu cezayı uygulayamaz. Eğer bu dünyada gerekli ceza uygulanmamışsa kişi ahirette hakkını alacaktır.
|
|
|
|
« Son Düzenleme: Nisan 17, 2007, 10:44:29 ÖS Gönderen: hilalhilal »
|
Logged
|
|
|
|
| Nisan 18, 2007, 09:38:19 ÖÖ |
|
|
 |
« Yanıtla #27 : Nisan 18, 2007, 09:38:19 ÖÖ » |
|
teşekkürler hilal bunları biz insanlar olarak fazla düşünmemeli derinliğine inmemeliyiz. çünkü bizim bunları anlamaya ne kabiliyetimiz var nede aklımız yeter fazla irdelendiği takdirde bilinçsiz insanların yanlışa düşme ihtimali var çünkü.
|
|
|
|
|
Logged
|
Üye olmadığınızdan ötürü linkler gözükmüyor, değilmi ? Linkleri görmek ve bu sitede anti-sömürge sistemi olduğunu bilip , banlanmıcam diyorsanız Kayıt Olunuz yada bizdenseniz Giriş Yapınız
|
|
|
|
|